Blood and Carpet

Sinopsis:

1960’ların sonlarında sokak kameraları veya olay yeri DNA testleri yoktu fakat bir cesetten kurtulmak yine de kanlı bir cinayetti.

Değerlendirme:

Dönem filmlerini severim, özellikle de film yapımcısı iyi bir iş çıkarmışsa. Farklı bir dönemi yaratmak zordur. Dönem ne kadar günümüze yakınsa, görev o kadar zordur.

BLOOD AND CARPET 1960’ların sonlarında geçiyor. Muhteşem siyah beyaz çekimleriyle film, dönemin tüm görüntüsünü ve hissini veriyor. Kostümler, saç ve makyaj, yerler, set dekoru ve tasarımı, hatta fon müzikleri bile (ki hepsi orijinaller) illüzyonu tamamıyla yansıtıyor; inanması zor olan filmin bu yıl çekildiği gerçeğine kadar. Bu dünyayı ekranda yaratmaya adanan detaylara dikkat edilmesi konusunda ne desem yetersiz kalır.

Belki de filmin tek açığı, başrollerdeki oyuncuların karakterleri oynamak için biraz yaşlı görünüyor olmaları. Yine de oyunculuğun ve hikâye anlatımının kalitesini göz önünde bulundurunca, bunu affedebilirim. İlk sahneden itibaren, klasik İngiliz dizisi The Prisoner’ı çağrıştırdı. Film ilerledikçe oldukça Hitchcockvari bir his hâkim olmaya başladı. Hikâye anlatımı çizgisel değil yani insanın olayları takip edebilmesi için gerçekten dikkat etmesi gerekiyor.

Hikâyemiz bir avukatın (Bill Fellows) bir mahkûmu atfedilen suçlar hakkında sorgulamasıyla başlıyor. Mahkûmu görmüyoruz, sesini de duymuyoruz. Sadece bir avukat, müvekkilinin davasının savunmasını hazırlayabilmek için gerçeği öğrenmeye çalışıyor.

Sonra Lyle (Billy Wright) ve Ruby (Annie Burkin) adlı bir çifte geçiyoruz. Bir problemleri var, hatta birkaç problemleri. Özellikle, banyolarındaki ceset ve salon halılarındaki büyük kan lekesi. Ruby, pek de başarılı olamayarak, lekeyi halıdan çıkartmaya çalışıyor. Lyle’ın pek yardımı dokunmuyor ama hem lekeden hem de cesetten kurtulmak için yöntemler geliştirmeye çalışıyor.

Lyle’ın kardeşi, görünüşe göre kendisine Stan denmesini tercih eden, Melvin’in (Frank Boyce) gelişiyle bölünüyorlar. Neden bilmiyorum ama önemi de yok. Melvin gürültücü, kaba ve sülük gibi bir arkadaş. Telefonlarını kullanıyor, sigara içiyor, kendisini çaya davet ettiriyor, Ruby’den kendisine kurabiye yapmasını istiyor, sonra da kendisini akşam yemeğine davet ettirmeye çalışıyor. Tüm bunlardan sonra da kendisini Ruby’nin pantolonunun içine davet ettirmeye çalışıyor. Ne adam ama.

Lyle üst katta, cesedi kesiyor. Ruby, neler olduğunu anlamadan umutsuzca Melvin’den kurtulmaya çalışıyor. Bu sahnede neredeyse bir hata komedisi yaşanıyor; hiçbir şeyden haberi olmayan Melvin yüksekten atıp tutarak, sanki kardeşinin karısı değilmişçesine, Ruby’ye çaktırmadan yanaşmaya çalışıyor.

Bu, Lyle ve Ruby arasında bir tartışmaya sebep oluyor, böylece Ruby bara giderek arkadaşı Mattie (Nicola Stapleton) ile buluşmaya karar veriyor. Mattie heyecanla Ruby’ye yeni işi, Avon temsilciliğinden bahsediyor. O zamanlar kadınların bu işi yapması oldukça popülerdi. Annem de o zamanlar bu işi yaparmış.

Bar oldukça canlı, bir grup canlı müzik yapıyor ve şu bildiğimiz Melvin… Pardon Stan, de dâhil pek çok değişik karakter girip çıkıyor.

Hikâye hem geriye doğru hem de flashbackler halinde anlatılıyor. Avukata bir ya da iki kere dönüyoruz, sonra olaylara tekrar devam ediyoruz. Hikâye oradan oraya atlıyor fakat dediğim gibi dikkatli izlerseniz takip etmek çok da zor değil.

Maalesef, hikâyenin kendisi hakkında size anlatabileceklerim bu kadar. Bunun ilerisine gidecek her şey spoilera girer. Filmin yarısında her şeyin ortaya çıktığını düşünmeme rağmen, sonunda şaşırdım. Hikâye birkaç defa ters köşe yapıyor ve izleyicilere sadece takip etmek kalıyor.

Yine de biraz oyunculardan bahsedebilirim. Rupert’i oynayan Julian Firth’e dikkat edin. Şimdi söyleyeceğim şeyi anlamak için bazılarınız çok genç olabilirsiniz ama daha ileri yaş aralığında olan bizim gibiler için, Bay Firth 1979’da Who’s Quadrophenia’da bir Mod’u oynamıştı. Onu bu filmde de görmek biraz havalı. Ayrıca Lock, Stock & Two Smoking Barrels’tan Huggy Leaver ve Andrew Tierman da kendilerini gösteriyorlar.

Aslında izleyiciler arasındaki daha keskin gözlere sahip İngiliz dizisi takipçileri de Dr Who, Waking The Dead, Downton Abbey ve Broadchurch’ten birkaç tanıdık yüz görecekler.

Keşfettiğim ilginç bir gerçek ise, görünüşe göre İngiliz mavi-yaka dizisi Eastenders, bu film için bir başlangıç noktası. Yazar/yönetmen Graham Fletcher Cook, Frank Boyce, Bill Fellows, Huggy Leaver, Nicola Stapleton ve fon müziği bestecisi Mark Monero dizide bir ya da birkaç yerde görünmüşlerdi.

Ve ekiple ilgili bir not- bir polis operatörü olarak ekranda da görülen görüntü yönetmeni Jeanette Monero’nun referansları oldukça sağlam. İlk bakışta bile The Avengers, Game of Thrones, The Hunger Games, Kick Ass, Harry Potter and The Deathly Hallows Part One gibi filmlerin görsel efekt sanatçısı olarak çalıştığı biliniyor.

Kısacası Blood and Carpet kaliteli bir film. Film hakkında söyleyecek kötü bir şey bulamıyorum. Hiç hem de. 76 dakikalık film süresince, kısa zamanda pek çok hikâye anlatılıyor.Bu Korku Filmi Neredeyse mükemmel.

Birden ona kadar bir skalada, on mükemmel olacak şekilde, bu filme 9 sigara veriyorum.

Çeviri:Filmkorku Sezin

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (Henüz Oy Kulanılmadı)
Loading...

Yorum yapın