Korku Sinemasının Tarihçesi« Ana Sayfaya Dön

Yazar Denghesiz 22 Aralık 2014 03:26 Tarihinde eklendi
Sinema tarihinde çekilen ilk korku filminin yılı nedir sizce? 1896 olabilir mi? Evet, ilk korku filmi olan “Le manoir du diable” öncü Fransız sinemacı Georges Melies tarafından çekilen, film hilelerinin zekice kullanıldığı bir film ve eski bir şatoya uçup Mephistopheles’e dönüşen bir yarasayı konu alıyor. Tarihte çekilen ilk filmin 1800’lü yılların sonlarında yapıldığını biliyoruz, ve 1896’da bir korku filminin çekilmiş olması da, sinemanın ortaya çıkışı ile korku türünün ortaya çıkışı arasında çok az bir zaman olduğunu gösteriyor bize...

1800’lerle yaptığımız girizgahtan sonra 1910’lu yıllara geçelim. 1910’larda birkaç Alman filmi göze çarpıyor. Bunlardan ilki, çift kişilik konusundaki ilk filmlerden biri olan “Der Student von Prag” (1913) adlı film. Bir diğer örnek ise, 16. yüzyılda canlanan bir heykelle ilgili Yahudi efsanesine dayanan “Der Golem” (1915).

1920’lere geçtiğimizde çok ünlü olmuş ve klasikleşmik bazı filmlerle karşılaşıyoruz. Bunlardan ilki, yine bir Alman filmi olan ve Robert Wiene tarafından yönetilen “Das Cabinet des Dr. Caligari” (1920). Aynı yıl ayrıca Golem efsanesi de “Der Golem, wie er in die Welt kam” adıyla, ilk filmin de yönetmeni olan Paul Wegener tarafından yeniden çekiliyor. 1921’de ünlü İsveçli yönetmen Victor Sjöström “The Phantom Carriage”i yapıyor. 1922’de ise Dracula efsanesinin sinemaya ilk uyarlanışı olan “Nosferatu: eine Symphonie des Grauens” ile karşılaşıyoruz, film Almanya’nın çıkardığı en iyi yönetmenlerden biri olan F.W. Murnau tarafından yönetiliyor. (Murnau 1926’da da “Faust”u sinemaya başarılı bir şekilde aktarıyor.) Nosferatu’yla aynı yılda, Danimarka’da da Benjamin Christensen tarafından bir başka başarılı film çekiliyor: “Haxan”. Cadılığın tarihini anlatan, belgesele kayan bir film... 20’li yılları, “binbir suratlı adam” diye tanınan ve korku sinemasının en önemli oyuncularından olan Lon Chaney’i anarak bitirelim. Chaney’in oynadığı en ünlü filmler arasında defalarca yeniden çevrimi yapılmış olan Rupert Julian imzalı “The Phantom of the Opera” (1925) ve Tod Browning imzalı “The Unknown” (1927) sayılabilir.

1930’lar korku filmleri açısından oldukça zengin... 1931 yılında, korku tarihinin en ünlü karakterlerinin öyküleri çıkıyoruz karşımıza. Bunlardan ilki, Boris Karloff’un başarıyla canlandırdığı “Frankenstein” (Filmin yönetmeni James Whale.), diğeri de Bela Lugosi tarafından canlandırılan “Dracula”(Tod Browning)... Bir de “Dr. Jekyll and Mr. Hyde” var elbette ki, bu filmin yönetmenliğini de Rouben Mamoulian yapıyor, başrolünde ise Fredric March var. 1932’de Tod Browning, bir sirkteki hilkat garibelerini konu alan “Freaks” adlı filmini çekiyor. Aynı yıl Almanya’da ünlü yönetmen Carl Theodor Dreyer “Vampyr” adlı filmi yapıyor. Amerika’da Boris Karloff ve Bela Lugosi’nin oynadığı filmler gittikçe artıyor. Karloff “The Mummy” (1932), “The Old Dark House”(1932) gibi filmlerde rol alırken, Lugosi’yi de “Island of Lost Souls” ve “White Zombie” gibi filmlerde görüyoruz. İkisinin bir arada olduğu film yok mu? Var elbette. Edgar G. Ulmer’in “The Black Cat” (1934) filminde ikiliyi bir arada görebiliyoruz. 30’larda çekilen diğer iyi filmler arasında, başarılı efektleriyle şaşırtan ve Hitler’in de favori filmi olduğu söylenen “King Kong” (1933), James Whale’in yönettiği “The Invisible Man” (1933), Fritz Lang filmi “Das Testament des Dr. Mabuse” (1933), bir Sherlock Holmes öyküsü olan “The Hound of the Baskervilles” sayılabilir. Bir de Frankenstein’in devam filmleri olan, yine Boris Karloff’lu “Bride of Frankenstein”ı (1935) ve “Son of Frankenstein”ı (1939) da unutmamak gerek...
1940’lara geçelim ve açılışı da sinemanın en iyi kurtadam filmlerinden biri olarak kabul edilen “The Wolf Man” (1941) ile yapalım. Filmde kurtadam rolünü, babasının yolundan giden Lon Chaney Jr. canlandırıyor. 40’larda, oldukça başarılı korku filmleri çekmiş olan yönetmen Jacques Tourneur’un da ünlü filmleriyle karşılaşıyoruz: “Cat People” (1942), “I Walked with a Zombie” (1943) gibi... 1944’te Robert Wise “Cat People”ın devam filmini çekiyor: “The Curse of the Cat People”. 1945’te 4 yönetmen tarafından çekilen ve 6 bölümden oluşan “Dead of Night” filmi yapılıyor.

1950’lere geldiğimizde, korku sineması üzerinde bilimkurgunun etkisini görmeye başlıyoruz. Bunun en iyi örnekleri arasında “The Thing from Another World” (1951), “Creature from the Black Lagoon” (1954), Japonya’dan çıkan ünlü “Gojira” (1954), “The Quatermass Xperiment” (1955), Don Siegel’in yönettiği oldukça başarılı “Invasion of the Body Snatchers” (1956) ve ilerde Cronenberg’in yeniden çekeceği “The Fly” (1958) filmlerini gösterebiliriz. Bunlar dışında, 1955 yılında bir şaheserle karşılaşıyoruz. Bunlardan ilki, başarılı Fransız yönetmen Henri-Georges Clouzot’nun çektiği Hitchcockvari bir film olan “Les Diaboliques”... Zalim bir okul müdürünün karısı ve metresinin, adamı öldürmek için yaptıktları zekice plan ve sonrasında yaşananları işleyen filmde gerilim her daim ayaktayken sürekli sürprizlerle karşılaşıyoruz. Filmin uyarlandığı romanın film haklarını satın almak için Hitchcock da teşebbüste bulunmuş zamanında ama Clouzot daha erken davranmış... 50’lerin diğer göze çarpan filmleri arasında “House of Wax” (1953), Mervyn LeRoy’un yönettiği “The Bad Seed” (1956), Tourneur’un “Night of the Demon”u (1957), ve yine başarılı korku filmlerine imza atmış olan İngiliz yönetmen Terence Fisher’ın “The Curse of Frankenstein” (1957) ve “Horror of Dracula” (1958) filmleri sayılabilir. 1956’da ölen ve hatta vasiyeti üzerine Dracula peleriniyle gömülen Bela Lugosi, Dracula karakterini artık başarılı İngiliz oyuncu Christopher Lee’ye devretmiş oluyor böylece...

1960’lara geçtiğimizde karşımıza en ilk, korku türünün tartışmasız başyapıtı olan ve tüm zamanların da en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen Alfred Hitchcock imzalı “Psycho” (1960) çıkıyor. Gerilim sinemasının en iyi yönetmeni Hitchcock bu filmiyle biraz daha korku janrına kayıyor ve 50’lerde artmış olan dünyadışı/doğaüstü varlıkların korku unsuru olarak kullanıldığı filmlerden seyirciyi alıp, ona en büyük korku unsurunun “insan”ın ta kendisi olduğunu gösteriyor. Son derece profesyonel psikolojik analizler içeren film, kişilik bölünmesini işleyen filmler arasında da en başarılı birkaç tanesinden biri... Başrolde Anthony Perkins hayatının performansını verirken, film unutulmaz kanlı duş sahnesiyle, Bernard Hermann’ın iç gıcıklayan müzikleriyle ve şaşırtıcı finaliyle akıllara kazınıyor... Aynı yılda İngiltere’den de bir başka başyapıt çıkıyor: “Peeping Tom”. Ünlü yönetmen Michael Powell’ın yönettiği filn, yine psikolojik sorunları olan ve kadınları öldürerek cinayetleri kameraya alan bir adamın öyküsünü anlatıyor. Yine İngiltere’de bilimkurgu ögeleri içeren ve ileride Carpenter tarafından yeniden çekilecek olan “Village of the Damned”, İtalya’da türün önemli yönetmenlerinden Mario Bava imzasını taşıyan “Black Sunday”, Fransa’da ise çılgın bir cerrahı konu alan “Eyes Without a Face” çekiliyor. 1961’de, “perili ev” temalı korku filmlerinin en başarılısı kabul edilebilecek olan, Jack Clayton imzalı ve Deborah Kerr’li “The Innocents” yapılıyor. Aynı yıllarda, kült statüsüne ulaşmış B filmleriyle tanınan Roger Corman, Edgar Allan Poe’nun öykülerinden uyarladığı “House of Usher” ve “Pit and the Pendulum”u çekiyor. Her iki filmin de başrolünde, korku sinemasının en bilindik ve başarılı simalarından biri olan Vincent Price yer alıyor. Price, ününü en çok Corman’a borçlu... 1962’ye geldiğimizde Robert Aldrich imzalı “What Ever Happened to Baby Jane?” adlı başarılı filmle karşılaşıyoruz. Filmin başrollerinde, birbirlerine nefret duyan iki kızkardeşi canlandıran yaşlanmış Bette Davis ile Joan Crawford’u görüyoruz ve ikili, son derece gerçekçi performanslar sergiliyorlar. Hatta söylentilere göre ikili gerçekte de birbirlerinden nefret ediyormuş... Yine aynı yıl, adı sanı pek bilinmeyen, gizli kalmış bir hazineyle karşılaşıyoruz: “Carnival of Souls”. Yönetmen Herk Harvey’nin çektiği tek uzun metrajlı film olan bu eser, ileride çekilecek “The Sixth Sense”e de ilham kaynağı olan film... 1963 yılına geldiğimizde iki korku klasiği daha çıkıyor karşımıza: İlki Hitchcock imzalı “The Birds”. Hitchcock bu sefer de hepimizin sevdiği masum kuşları bir korku ögesine dönüştürüyor ve bunda da gayet başarılı oluyor. İkinci film ise Robert Wise imzalı bir perili ev öyküsü olan “The Haunting”. 1964’te Roger Corman yine Vincent Price ile Poe uyarlaması “The Masque of the Red Death”i çekedursun, Japonya’dan iki harika film çıkıyor: Bunlardan ilki, 14. yüzyıl Japonya’sında savaş esnasında geçen bir öykü olan “Onibaba”, diğeri ise içinde 4 farklı hikaye barındıran “Kwaidan”. Aynı yıl İtalya’da da Mario Bava, mankenleri kanlı metodlarla öldüren bir katilin öyküsü olan “Blood and Black Lace”i çekiyor. 1965 yılına geldiğimizde Roman Polanski imzalı psikolojik gerilim filmi “Repulsion” ile karşılaşıyoruz. Düşük bütçeyle siyah-beyaz çekilen film, Catherine Deneuve’ün başarılı performansıyla ve yalnız, sorunlu bir bireyin deliliğe doğru itilişini aşama aşama çok iyi anlatışıyla başarıyı yakalıyor. Film ayrıca, Polanski’nin “Apartman Üçlemesi”nin de ilk ayağı... 1967’de, James Bond filmleriyle tanıdığımız Terence Young, orta yaşlı bir Audrey Hepbürn ile “Wait Until Dark” adlı gerilim filmini yapıyor. 1968 yılına geldiğimizde yine türün şaheserleriyle karşılaşıyoruz. Bunlardan ilki, bizi korku sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan George A. Romero ile tanıştıran film: “Night of the Living Dead”. Yönetmenin çok düşük bir bütçeyle ve profesyonel olmayan oyuncularla çektiği filmin tüm zamanların en iyi zombi filmi olduğu, birçok korku tutkunu tarafından desteklenir sanıyorum... Yine aynı yıl Polanski, üçlemesinin ikinci ve belki de en iyi parçası olan “Rosemary’s Baby”yi çekiyor. Gizemli bir apartmana yeni taşınan karı-koca rolünde Mia Farrow ile John Cassavetes’i izliyoruz ve apartman sakinlerine ilişkin tüyler ürpertici gerçekleri masum Mia Farrow ile birlikte bir bir keşfediyoruz. Aynı yıl Ingmar Bergman kariyerindeki tek korku filmi olan “Hour of the Wolf”u çekiyor. Max Von Sydow ve Liv Ullmann’lı filme, Bergman’ın diğer filmlerinden alışık olduğumuz siyah-beyaz kasvet ve karanlık hakim... 1968’de başka neler oluyor? Yaşlanmış bir Vincent Price “Witchfinder General”da rol alırken, hayli yaşlanmış bir Boris Karloff, Peter Bogdanovich imzalı “Targets”da oynuyor. Bir yıl sonra da hayata gözlerini yumuyor emektar aktör... 1969’da Çekoslavakya’dan çıkan “The Cremator” filmini de anarak 60’ları kapatalım.

1960’lardaki bu uzun gezintiden sonra 70’lere geçebiliriz, ki 70’ler de korku filmleri yönünden en az 60’lar kadar zengin... 1970 yılında yeni bir korku üstadıyla tanışıyoruz: Dario Argento. İtalyan yönetmen, “The Bird with the Crystal Plumage” filmiyle başarılı bir giriş yapıyor sinema kariyerine... Bu sırada yine kariyerinin başlarında olan ve televizyon için filmler çeken Steven Spielberg, “Duel”’i (1971) çekiyor. Manyak şoförünü hiç görmediğimiz dev bir kamyon tarafından otoyolda terörize edilen Dennis Weaver’i izlediğimiz filmde gerilim her saniye ayakta... Yine 1971’de Vincent Price “The Abominable Dr. Phibes” adlı filmde rol alırken, Mario Bava “Bay of Blood”ı çekiyor. 1972’de korku sineması, en iyi yönetmenlerinden bir diğeriyle tanışıyor: Wes Craven. Craven’ın ilk filmi, bir grup psikopat tarafından kaçırılan genç kızları anlatan kültleşmiş “The Last House on the Left”. 1973 yılında William Friedkin, türün başyapıtlarından “The Exorcist”i çekiyor. Linda Blair’in, içine şeytan girmiş küçük kız rolünde muhteşem oynadığı filmde, anne rolünde Ellen Burstyn’i ve rahip rolünde de yaşlanmış bir Max von Sydow’u görüyoruz. Aynı yıl İngilitere’den de üç başarılı film çıkıyor: Christopher Lee’li “The Wicker Man”, Nicolas Roeg imzalı, Donald Sutherland ve Julie Christie’li “Don’t Look Now”, ürkütücü bir evde geçen “The Legend of Hell House”. 1973’te ünlü yönetmen Brian De Palma, ilk filmlerinden biri olan “Sisters”ı çekiyor, filmde Margot Kidder iki kız kardeşi başarıyla canandırıyor. 1975 yılına gidelim ve bir başka korku ustasıyla tanışalım: Tobe Hooper. Hooper, en iyi filmi olan, sonraları yeniden çekilen ama verdiği dehşete asla ulaşılamayan filmi “The Texas Chainsaw Massacre”ı çekiyor 1975’te... Ünlü seri katil Ed Gein’in öyküsünden esinlenen film birçok yerde yasaklanmış, son derece gerçekçi ve vahşet dolu bir korku filmi... Aynı yıl çekilen “Black Christmas”ın da eksik kalır yanı yok, film Noel’de genç kızları öldüren manyak bir katilin öyküsü... 1975’te Steven Spielberg, kendisine gerçek ünü kazandıracak olan 3 Oscarlı “Jaws”ı çekiyor, film bir sahil kasabasını kana boyayan dev bir köpekbalığını anlatıyor. Aynı yıl, çok iyi filmlere imza atmış yönetmen Peter Weir, 1900’de okul arkadaşları ve öğretmenleriyle pikniğe gidip kaybolan 4 kızın öyküsünün anlatıldığı “Picnic at Hanging Rock”ı çekiyor ve oluşturduğu gizemli atmosfer sayesinde başarlı bir film ortaya çıkarıyor. Yine aynı yıl Argento da, en iyi filmlerinden biri olan “Deep Red”i çekiyor. 1976’ya geldiğimizde Brian De Palma’nın en başarılı filmlerinden biri olan “Carrie” ile karşılaşıyoruz. Psişik güçleri olan asosyal bir kızın öyküsünü anlatan film, sinemadaki ilk Stephen King uyarlaması. Carrie rolünde Sissy Spacek inanılmaz bir oyunculuk sergiliyor ve Oscar’a aday gösteriliyor. Yine 1976’da Gregory Peck’li “The Omen” çekiliyor, film evlat edindikleri çocuğun şeytanın oğlu olduğu gerçeğinden habersiz bir karı-kocanın ürpertici öyküsünü anlatıyor. Aynı yıl Polanski, apartman üçlemesini “The Tenant” filmi ile kapatıyor. Başrolde kendisinin oynadığı bu film, üçlemenin diğer iki filmi kadar popüler olmasa da çok kaliteli bir film ve muhteşem bir senaryosu var. 1977’de Argento en ünlü filmi “Suspiria”yı çekiyor ve cadılık temasını işliyor, aynı yıl Romero “Martin” adlı filmini çekiyor. Tanıdık ustalar bu filmlerle uğraşırken yeni bir gizemli yönetmen de aynı yıl piyasaya çıkıyor: David Lynch – “Eraserhead”. 1978’e geçip yeni bir korku ustasıyla tanışalım mı: John Carpenter. Carpenter, sinema tarihinin en korkunç filmlerinden birini, “Halloween”i çekiyor. Film bir yılbaşı gecesi deliler hastanesinden kaçan ve genç kızlara dehşet saçan psikopat Michael Myers’ın öyküsünü anlatıyor. Aynı zamanda Jamie Lee Curtis’in de sinemaya ilk adım attığı film... Aynı yıl Romero, zombi üçlemesinin ikinci filmi olan “Dawn of the Dead”i çekiyor. Bu sefer daha büyük bir bütçeyle çalışan yönetmen, ilk filmde verdiği tadı yakalamayı başarıyor. Philip Kaufman, Donald Sutherland ile “Invasion of the Body Snatchers”ı yeniden çekiyor. 1978’de bir de B sınıfı çok popüler olmuş bir filmle karşılaşıyoruz: “I Spit on Your Grave”. Film, bir grup maganda tarafından tecavüz ve işkenceye uğrayan bir kadın yazarın intikam öyküsünü anlatıyor. 1979’da ünlü yönetmen Ridley Scott, ardından devam filmleri getirecek olan başarılı bilimkurgu/korku eseri “Alien”ı yapıyor. Filmin başrolündeki Sigourney Weaver muhteşem bir performans sergiliyor. Aynı yıl ünlü Alman yönetmen Werner Herzog, Nosferatu öyküsünü “Nosferatu the Vampyre” adıyla yeniden çeviriyor. İtalyan yönetmen Lucio Fulci de “Zombi 2”yi çekiyor. “Bunun birincisi nerede?” diye soracak meraklılara cevap verelim: Romero’nun “Night of the Living Dead” filmi İtalya’da “Zombi” adıyla gösterilmiş. Kendi filminin izlenilirliğini garantiye almak isteyen Fulci de filmine “Zombi 2” adını vermiş. 79’un göze çarpan diğer filmleri arasında “Phantasm”, “When a Stranger Calls”, Tobe Hooper imzalı “Salem’s Lot” ve David Cronenberg’in yönetip Oliver Reed’in oynadığı “The Brood” sayılabilir.

1980’lere geçtiğimizde, tüm zamanların en iyi birkaç yönetmeninden biri olan Stanley Kubrick’in, en iyi birkaç korku filminden biri olan “The Shining”i (1980) yaptığını görüyoruz. Bir Stephen King uyarlaması olan filmde Jack Nicholson “Here’s Johnny!” repliğiyle hafızalarımıza kazınırken, Shelley Duvall da onun savunmasız eşini oynuyor. Nicholson’ın banyo kapısını bir baltayla parçaladığı o meşhur sahne, sinema tarihinin en korkutucu anlarından biridir belki de... Yine 1980’de, “teen-slasher” türünün en bilindik örneklerinden biri olan ve sayısı belirsiz devam filmi bulunan “Friday the 13th”i çekiyor Sean S. Cunningham ve sinema dünyasına en ünlü seri katillerinden birini daha kazandırıyor: Crystal Gölü katili Jason Voorhees... John Carpenter yine bir King uyarlaması olan “The Fog”u çekerken, De Palma da başrolünde başarılı oyuncu Michael Caine’in yer aldığı “Dressed to Kill”i çekiyor. Aynı yıl İtalya’dan, oldukça sansasyonel ve rahatsız edici bir film olan “Cannibal Holocaust” çıkıyor. Film İtalya’da ve başka 50’yi aşkın ülkede yasaklanıyor, yönetmeni edebe aykırılık ve hatta cinayet suçlamalarıyla mahkemelik oluyor. 1981 yılında sinema dünyası, bir başka usta yönetmenle daha tanışıyor: Sam Raimi. Vücutların parça parça olduğu, ağaçların bir kıza tecavüz ettiği hayli kanlı bir film çekiyor Raimi: “The Evil Dead”. Başrolde de yakın arkadaşı Bruce Campbell yer alıyor. Aynı yıl iki başarılı kurt adam filmiyle de karşılaşıyoruz: İlki John Landis’in yönettiği “An American Werewolf in London”, ikincisi de Joe Dante imzalı “The Howling”. Cronenberg de aynı yıl, ünlü filmlerinden “Scanners”ı çekiyor. 1982’de dört ayrı ustadan dört film görüyoruz: John Carpenter’ın Kurt Russell’lı “The Thing”i, Tobe Hooper’ın başarılı görsel efektlere sahip “Poltergeist”i, George A. Romero’nun senaryosu Stephen King tarafından yazılan “Creepshow”u ve Dario Argento’nun “Tenebre”si... 1983’te Cronenberg’den iki başarılı film daha geliyor: İlki Christopher Walken’lı “The Dead Zone”, ikincisi de James Woods’lu “Videodrome”. 1984’e geldiğimizde Wes Craven bizleri, sinemanın en popüler katillerinden biri olan, kırmızı-yeşil çizgili kazağı, bıçaktan yapılma parmakları, karizmatik kahkahaları ve yanmış suratıyla zihinlerimize kazınan Freddy Krueger ile tanıştırıyor. Arkasından bir sürü devam filmi getiren “A Nightmare on Elm Street”, en ünlü korku filmlerinden birine dönüşüyor. Film ayrıca Johnny Depp’in de sinemaya giriş yaptığı film olma özelliğini taşıyor. Aynı yıl, korku ve komediyi başarılı bir şekilde harmanlayan Joe Dante’nin “Gremlins” filmiyle de karşılaşıyoruz. 1985’te bir kaçık doktor öyküsü olan “Re-Animator” ve bir vampir öyküsü olan “Fright Night” göze çarpıyor. Aynı yıl Romero, zombi üçlemesinin son halkası olan “Day of the Dead”i çekerken, Dan O’Bannon da “The Return of the Living Dead” ile ölüleri geri döndürüyor. 1986’da Cronenberg, Jeff Goldblum ve Geena Davis ile “The Fly”ı çekerken, gişe hasılatı kıran filmleriyle tanınan James Cameron da en az ilk film kadar güzel olan “Aliens”ı çekiyor, başrolde yine döktüren Sigourney Weaver ile... 1986’da karşımıza çıkan diğer ilginç filmler ise, seri katil Henry Lee Lucas’ın gerçek yaşam öyküsünü anlatan “Henry: Portrait of a Serial Killer” ve Rutger Hauer’li “The Hitcher”... 1987’de Sam Raimi, “Evil Dead II: Dead by Dawn”ı çekiyor yine Bruce Campbell’la ve belki de ilkinden daha başarılı bir filme imza atıyor. Aynı yıl iki başarılı vampir filmi de görüyoruz: İlki, 2008’de çektiği “The Hurt Locker” ile Oscar alan ve bu ödülü kazanan ilk kadın yönetmen olan Kathryn Bigelow’un “Near Dark” adlı filmi. İkincisi de Joel Schumacher’in Kiefer Sutherland’li filmi “The Lost Boys”. 1987’de, çok ünlü olamamış ancak bizlere hayli yaratıcı ve değişik öyküler sunmuş olan Clive Barker’la da tanışıyoruz. Barker, ileride ardından birçok devam filmi getirecek olan “Hellrasier” ile bizi korkutmayı başarıyor. Yine aynı yıl, Robert De Niro ve Mickey Rourke da “Angel Heart”ta rol alıyorlar.1988’de iki başarılı gerilim filmiyle karşılaşıyoruz: Bunlardan ilki Hollanda yapımı bir film olan ve sevgilisini kaçıran adamdan üç yıl sonra mektuplar almaya başlayan bir adamın öyküsünün anlatıldığı “The Vanishing”, ikincisi de David Cronenberg’in yönettiği, Jeremy Irons’ın ikiz jinekolog kardeşler rolünde başarılı bir performans sergilediği “Dead Ringers”... Yine aynı yıl, sıradışı filmleriyle tanınan yönetmen Alejandro Jodorowsky de “Santa Sangre” adlı filmini çekiyor.

1990’ların açılışını iki başarılı gerilim filmiyle yapıyoruz: İlki, Rob Reiner’ın Stephen King’den uyarladığı, Kathy Bates’in psikopat hemşire rolündeki muhteşem perfromansıyla Oscar kazandığı Hitchcockvari gerilim filmi “Misery”. İkincisi de, travmalar yaşayan Vietnam gazisi rolünde Tim Robbins’i izlediğimiz Adrian Lyne filmi “Jacob’s Ladder”. Aynı yıl Stephen King’in “It”i de 192 dakikalık bir TV filmi olarak çekiliyor. 1992’de, Peter Jackson ilk filmlerinden biri olan zombi öyküsü “Braindead”i çekerken, Sam Raimi de “Evil Dead” üçlemesinin son halkası olan “Army of Darkness”ı yapıyor. Yine aynı yıl, başarılı yönetmen Francis Ford Coppola, Dracula öyküsünü “Bram Stoker’s Dracula” filmiyle yeniden beyazperdeye taşıyor, muhteşem bir kadro ile: Gary Oldman, Winona Ryder, Anthony Hopkins, Keanu Reeves, Monica Bellucci... 1992’de göze çarpan bir diğer film ise, Clive Barker’ın bir öyküsünden uyarlanan, şehir efsanelerini konu alan “Candyman” adlı film. 1994’e geldiğimizde, İtalya’dan başarılı bir zombi filmi çıkıyor karşımıza: “Cemetery Man”. Aynı yıl Hollywood’da da bol yıldızlı bir vampir filmi izliyoruz: Neil Jordan imzalı “Interview with the Vampire”. Brad Pitt, Tom Cruise, Antonio Banderas gibi üç yakışıklının vampirleri canlandırdığı filmde ayrıca küçücük bir Kirsten Dunst da görüyoruz. Yine 1994’te ünlü Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier de, 4 bölümden oluşan “The Kingdom”ı yapıyor. 1996’da Wes Craven, 80’lerde bayağı yaygınlaşmış ancak 80’lerin sonuna doğru popülaritesini yitirmiş olan “teen-slasher” türüne taptaze bir soluk getiriyor “Scream” ile. 10 dakikayı aşan giriş sahnesiyle bizleri hayli korkutan film, gerilimi hep ayakta tutmasıyla ve ünlü korku filmlerine yaptığı harika atıflarla keyifli bir seyirliğe dönüşüyor. Aynı yıl, ileride çok iyi filmlere imza atacak olan Alejandro Amenabar, “Tesis” filmiyle başarılı bir çıkış yakalıyor. 1997’de Laurence Fishburne ve Sam Neill’in oynadığı, Paul W.S. Anderson’un yönettiği “Event Horizon”ı izliyoruz. 1998’de ise uzakdoğudan muhteşem bir film çıkıyor: Japon yönetmen Hideo Nakata’nın yönettiği, izleyen herkesin 7 gün içinde öldüğü lanetli bir videonun gizemini anlatan “Ringu”. 1999’da izleyenleri hayli şaşırtan üç film çıkıyor karşımıza: İlki, M. Night Shyamalan’ın yönettiği, Bruce Willis ve 11 yaşındaki Haley Joel Osment’in muhteşem oynadığı, finaliyle hepimizin ağzını açık bırakan “The Sixth Sense”. İkincisi, “korkunç bir şehir efsanesiyle ilgili bir belgesel yapmak üzere ormana gidip kaybolan üç gencin bir yıl sonra ormanda bulunan filmleri” etiketiyle sinemaya giren “The Blair Witch Project”. El kamerasıyla çekilen korku filmlerinin öncüsü olan bu film hayli gerçekçi oluşuyla bizleri ürpertmeyi başarıyor, ve 22 bin dolara çekilen film 240 milyon dolar hasılat elde ediyor! Üçüncü şaşırtıcı film ise Japonya’dan geliyor: Takashi Miike’nin yönettiği “Audition”, sakin bir romantik film gibi başlayıp, sinemanın en canice cinayet sahnelerinden biriyle bitiyor.

Son olarak günümüze, 2000’lere bakalım: Açılışı, kurt kızların öyküsünü anlatan “Ginger Snaps” (2000) ile yapıyoruz ve 2001’e gidiyoruz. Alejandro Amenabar, başrolde Nicole Kidman’ın muhteşem oynadığı, en az “The Sixth Sense” kadar şaşırtıcı olan “The Others”ı çekiyor. Aynı yıl Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro “The Devil’s Backbone”u, Brad Anderson ise korkunç bir geçmişe sahip bir akıl hastanesini anlattığı “Session 9”ı çekiyor. Bir de Japonya’dan, hayli orijinal senaryosuyla dikkat çeken “Battle Royale” filmi var tabi ki... 2002’de hayli başarılı korku filmleri bizleri bekliyor: 2008’de “Slumdog Millionaire” ile Oscar alan Danny Boyle’un zombi filmi “28 Days Later”, Angela Bettis’in başarılı oyunculuğuyla öne çıkan modern bir “Carrie” öyküsü “May”, Shyamalan’ın Mel Gibson’lı filmi “Signs”, İngiliz yönetmen Neil Marshall’ın yönettiği “Dog Soldiers”... Yine aynı yıl uzakdoğudan da başarılı filmler geliyor: Danny & Oxide Pang kardeşlerin yönettiği “The Eye” ve Hideo Nakata’nın yönettiği “Dark Water”. Yine 2002’de ünlü yönetmen Gore Verbinski de, “The Ring”i Naomi Watts ile yeniden çekiyor ve en az Japon orijinali kadar başarılı bir filme imza atıyor. 2003’te Fransa’dan hayli kanlı bir film geliyor: “High Tension”. Başrolde Cecile De France’ı izlediğimiz filmi, 2006’da Craven’ın 1977 tarihli “The Hills Have Eyes”ını da yeniden çekecek olan Alexandre Aja yönetiyor. Aynı yıl Güney Kore’den de oldukça farklı bir öyküye sahip olan “A Tale of Two Sisters” adlı film çıkıyor. 2004’te Edgar Wright, zombi öyküsüne komedi tadı da katarak çok eğlenceli bir film ortaya çıkarıyor: “Shaun of the Dead”. Aynı yıl Fruit Chan, Takashi Miike ve Chan-wook Park, üç ayrı öyküden oluşan “Three... Extremes”i yapıyorlar. 2004’te en çok yankı uyandıran korku filmi hangisi peki? Elbette ki James Wan’ın yönettiği “Saw”. Pis bir banyoda ayaklarından zincirlenmiş halde uyanan iki adamın öyküsünü anlatan gerilim ve gizem dolu film, arkasından tam 6 devam filmi getirdi! 2005’te Neil Marshall, hem klostrofobiyi hem de korkunç etçil yaratıkları muhteşem bir şekilde kullandığı “The Descent”i çekiyor. Aynı yıl Rob Zombie de “The Devil’s Rejects” filmini yapıyor. 2007 yılında çok başarılı korku filmleri izliyoruz: Muhteşem bir senaryoya sahip İspanyol filmi “The Orphanage”, yine İspanya’dan Jaume Balaguero & Paco Plaza imzalı [Rec], Fransa’dan Beatrice Dalle’li ve bol kanlı “Inside”, başarılı yönetmen Frank Darabont’tan bir Stephen King uyarlaması olan “The Mist”, Mikael Hafström’den bir başka King uyarlaması “1408”, Quentin Tarantino’nun “Death Proof” ve Robert Rodriquez’in “Planet Terror” filmlerinden oluşan “Grindhouse”. 2008 yılında da biri İspanya’dan biri Fransa’dan iki başarılı korku filmi izliyoruz: İlki küçük bir vampir kızla asosyal bir oğlanın sıradışı arkadaşlığını anlatan “Let the Right One in”, ikincisi de Pascal Laugier’in yönettiği, tüm zamanların en vahşet dolu filmlerinden biri olan “Martyrs”... 2009’da Woody Harrelson ve Jesse Eisenberg’li “Zombieland” göze çarpıyor.

EMRE KARA








1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (2 Oy Kullanıldı, Ortalaması: 5,00)
Loading...